Sahip olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur

25 Ağustos 2015 paylaşımını yaparken inanılmaz bir bağlantıyı tespit ederek hûşûya kapılmıştım. Paylaşmak bugüne nasipmiş.

Bilgelik, DNA, Öz bilgi

Senelerdir merak ederdim… hani şu Atatürk’ün söylediği: “Ey Türk gençliği, muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” lâfını.

Nasıl birşeydir bu güç? Ne demek kandadır? Türk kanının özelliği nedir?

Evet, İslâmiyet öncesi Türkler yiğitlik, mertlik ilkeleriyle bezenmiş, ataya saygılı, kadınıyla erkeğiyle sağlam yürekli ve bilekli insanlardı. Şaman olmalarının getirdiği kültürle doğayı dinlerlerdi.

İslâmiyetin parlak devirlerinde, İslâmiyetin yüce birleştirici felsefesi ile herşeyi birlik içine alan bir zihniyete girmeleri, cengâver karakterleriyle de İslâmiyetin teslimiyet ilkesini “teslimiyet ile amacına yönlenmek” olarak anlayabilecek kapasiteyi gösteren bir millet olarak İslâmiyetin kılıcı ünvanını aldılar. Ve bu beceriyle birlikte aşamadıkları engel, ulaşamadıkları amaç kalmadı: Bir dünya imparatorluğu kurdular.

Sonra ne oldu?

İslâmiyette ki birlik kavramı, çokluk olmaya dönüştü. Teslimiyet ise zihinsel ve ruhsal köleliğe.

İşte Atatürk, bu çöküşün tam ölüm noktasında tarihe girdi, bu toprakların gerek yerel, gerekse tarihsel bütün kültürlerine yeniden can verdi. Onları sadece yok olmaktan kurtarmadı, aynı zamanda ortak bir kimlik ve ortak bir amaç verdi: ‘Türk’ kavramı ve ideali çerçevesinde bir medeniyet ve barış içinde ve dünyaya da barışı yayan bir vatan, yani “Yurtta sulh, cihanda sulh.”

Sonra da Hristiyanların tersine, sadece balık vererek kendini pohpohlamadı, bu millete balık avlamayı da öğretti. Sadece sıfırdan en üst safhada bir devlet inşa etmedi… o devleti taşıyacak, birlik, aydınlık ve barış içinde yaşıyacak insanların gelişmeleri, maddi, zihinsel ve ruhsal özgürlükleri için gerekli bilgileri yaymaya başladı.

Üstüne üstlük, bu sistemi çökertmeye çalışabilecek parazitlere karşı gerekli aşıyı da aşıladı:

“Ey Türk gençliği, muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Evet, Türk gençliği dedi.. ben de düşünüyordum senelerdir… nedir bu Türklere atfedilen özel kan? açıp baksak görürmüyüz? İçinden birşey çıkartıp da kendimizi refah ülkeler arasına sokabilirmiyiz?

Olay bambaşkaydı … Nasıl ki “Gençlik” derken yaşlıları da bu ilkeden dışlamadığını doğal olarak kabul ediyoruz, görmeliyiz ki “Türk gençliği” derken sadece Türk soyundan gelenlerden bahsetmiyordu. Türkiye gibi 44 milletin birbirine entegre olmuş insanlarına hitap ederken kast ettiği kişiler ne belli bir yaş grubuydu ne de belli bir genetik yapı.

Çünkü Atatürk de Carlos Barrias gibi İnsan’ın özündeki gücü görmüş, üstelik bu gücün ihtişamını, Tanrı’nın bu güç ile insandan işleyişine şahsen şahadet etmişti.

Evet, olay sadece Türkler ya da gençler değildi…

İnsanlıktı!

Bütün kabileler, milletler bu kana sahiptir. Dünya üzerinde bulunan 6 milyar insanda aynı kudret bulunur. Ve tek yapmamız gereken, bütün bilgelerin bize aktardıkları tek bir bilgiyi iliğimize kemiğimize kadar idrâk etmemizdir: Kendini tanı ve dinle.

Bazen evliyâlar kendilerini değişik kalıplarla gizlerler…

Selâm atamız (bilge büyüğümüz) Mustafa Kemâl Atatürk’ün üzerine olsun!

Carlos Barrias ve nice bilgelerin, evliyâların ve peygamberlerin bilgisi, bize aktarmaya çalıştıkları o yüce ifade, özümüzdeki o evrensel, tanrısal güç; aklımızdan gelen değil… ruhumuzdan gelen o bilgi

Şahsi fikrim odur ki atamız (bilge büyüğümüz) Mustafa Kemal Atatürk, çağımızın en büyük evliyâlarından olmuş olmalı.

Reklamlar

İçgüdülerin ruhundan sana gelen mesajlardır

Her zaman içgüdülerine  güven, onlar senin ruhunun

Görsel

Heveslerin ve hayatının amacı

Niçin bazı konulara heves ederiz de bazı konulara ne kadar teşvik edilirsek edilelim hiçbir şekilde ilgi duymayız?

Yüreğine heyecan veren,

Bazı konular vardır ki, hakkında hiçbirşey bilmesek bile son derece ilgimizi çeker. Kimimiz spor severiz, kimimiz doğayla ilgileniriz, kimimiz dikiş severiz, kimimiz nakış. Hiç kimseyi cezbetmeyen istatistik gibi konulara hayran olup, o konuda çalıştıkça zevkten dörtköşe olan hiçkimseyi tanımıyormusunuz? Ben tanıyorum.

En alâkasız konuların bile bir hayranı, bir meraklısı vardır. Niçin? Çünkü herkesin farklı bir zihni, geçmişi ve geleceği vardır. Herkesin bu dünyadaki misyonu farklıdır.

Bu misyon bizi devamlı kendine çağırır.

Bu misyonu kafasındaki sözlerle işitene deli der geçeriz… Çünkü pek çoğumuz bu çağrıyı işitmekte çok acizizdir. Şimdi… Kafamızdaki her sesin yüksek anlam taşıdığını söylemiyorum. Kimbilir. İşitenden başkası bunu yargılayamaz.

Dünyaya gelişimizde ki asıl amaç bize kendisini ancak ruhumuz vasıtasıyla duyurur. Ruhumuz ise ancak kalbimizin sesini işitmeyi öğrendiğimizde dile gelmeye başlar.

Nedir bizi cezbeden? Nedir gördüğümüzde, yaptığımızda yüreğimize ferahlık veren veya cezbesiyle dikkatimizi her zaman kendisine çeken?

Müzik dinlerken kendinizden mi geçiyorsunuz? Dikkat. Burada çok önemli bir mesaj var. Ya müzikteki mesaj ya da müziğin kendisi size sizi anlatıyor.

Ama bir başka dikkat edilmesi gereken nokta daha, ve bu çok hassas bir nokta: Koşullanma mı? Ruh mu? Kısacası zihninin takıntısı mı senin dikkatini orada tutan, yoksa taa ruhunun derinliklerinden gelen, iliğinde kemiğinde hissettiğin bir bütünlük mü?

Heveslerin ne kadar birbirinden alâkasız gözükürse gözüksün… hiçbiri rastgele değil. Hayatın boyunca bu resim yavaş yavaş açığa çıkacak. Ruhunu dinlemeye devam ettikçe, farklı görmeyi öğrendikçe, gün gelip göreceksin ki, hepsi bir noktaya yöneliyorlar: Sen, hayatın boyunca, tıpkı bir heykeltraş gibi, ilhâmlarını takip ettikçe kendinden mükemmel bir sanat eseri yaratmaktaymışsın meğer.

Artık farkındasın. Daha zevkle ve kararlılıkla sanatına devam et.

Blog İstatistikleri

  • 3,064 görüntüleme
Follow Çıkış Kapısı on WordPress.com