Yargılama kendini tanımanın temel engelidir.

Yargılamadan
Kendimizi tanıyabilmemiz için benliğimizden bir adım uzaklaşmamız gerekir. Tıpkı iyi bir arkadaş gibi, tarafsız bir gözlemle kendimize bakmamız, doğrusuyla yanlışıyla kendimizi olduğumuz gibi görüp kabul edebilmemiz gerekmektedir.
Kendimizi geliştirebilmemizin ilk koşulu olan kendimizi olduğumuz gibi görebilmek, sonuçta kendimizi istediğimiz yönde geliştirebilmek özgürlüğünü getirir. Gerçekleri görmenin ve olduğu gibi kabul etmenin faydası, var olan koşulları ve dinamikleri daha etkin bir şekilde değiştirebilme becerisi getirmesindendir.
İçimizde var olanı kabul etmek ise ne yazık ki hemen herkesde ters bir tepki üretir. Çünkü verilen yargılar insanlarda ya suçluluk ızdırabı, ya da benlik kabarması yaratır. Gerçi benlik kabarması insanı pohpohladığı için pek çok kişi tarafından sevinçle kabul edilir, ama ister “iyi” diye tanımlayalım, ister “kötü” olarak… kendimizi tanımak yolunda verdiğimiz her yargı kendimizin bir sonra ki anında gerçekleştirebileceğimiz farklı bir oluşum gösterme, yani değişme becerimizi engeller. Onun için Kierkegaard “Beni tanımlamak beni yadsımaktır” demiştir.
Düşüncelerimiz başta olmak üzere bütün Evren daimi bir değişim içindedir. 
Düşüncelerimiz, alışkanlıklarımız, tutumumuz ve başka herşeyimiz her gün değişir. Bunu yaş yaşayanlar iyi bilirler. Ancak  ne kadar yargı yaparsak yaşamı o kadar o noktaya sabitleriz. Kendi hakkımızda ne kadar çok yargı sahibiysek, o derecede bu değişime izin veremeyiz. Çünkü elimizdeki malzemenin aslında çok değişken ve tamamen yontulmaya eğilimli bir lületaşı gibi yumuşak olduğunu fark etmeyiz. Onu belli bir şekilde tutarız ve sonra o şekilden değiştirmeye çalışırız. Sonuç olarak da ya elimizdekini kırarız ya da korkup kaçarız.
Elbette ki hepimizin bir temel şahsiyetimiz vardır. Ancak bu temel kişilik belli bir mükemmeliyetin sadece bir tohumudur, bir paftasıdır. Mükemmellik gökten hazır olarak inmez. Yaşam bu mükemmeliyetin geliştirildiği, kendi özümüzü bulma yolunu yürüdüğümüz bir yoldur. Her insan mükemmeldir ve biz ister farkındalıkla ister se bilinçaltında bunu biliriz.
Kısacası, hayatımız bir merdivenin basamakları gibi her an bu mükemmeliyetin yolunda ilerlediğimiz “insan hataları” ile yontulan bir yoldan başka birşey değildir. Yeter ki, bir heykeltraşın ilhâmının ona getirdiği hevesi, becerilerine olan inancı ve bu yaratıcılığın özgürlüğünü damarlarımızda hissedelim. Yeter ki, aynada gördüğümüzü tek gerçek ilân ederek onu hayatımızın sonuna kadar bir yük gibi taşımayalım.
Sevgiyle Paylaşın ❤
Reklamlar

Problemleri çözebilmek için farklı bir anlayışa ihtiyaç duyarız

Hiç bir problem yaratılmış

Bu söz Albert Einstein’ın 23 Haziran 1946 yılında Michael Amrine ile yaptığı mülâkatta söylediği bir sözdür. (‘The Real Problem is in the Hearts of Men’: ‘Gerçek Problem İnsanların Kalplerindedir’ New York Times Dergisi, sayfa 7) Einstein tam olarak “Eğer insanlık yok olmaktan kurtulup, daha ileri seviyelere ulaşacaksa, bunun yolu yeni bir düşünce tarzından geçer” demiştir. Makalenin psikolojik ve ruhani kapsamından, ve cümlenin kurulduğu bu ortamdan çıkarak bu sözdeki anlamı aynı kısalıkta ifade edebilmek için, insanlar farklı cümleler üretmişlerdir.

Ama bütün cümlelerdeki temel anlam, insanlığın eski dünya düşünce yapısından, yani ‘zıtlıklar’düşünce yapısından çıkarak bir yüksek aşamadaki düşünce yapısına, yani ‘birlik’ düşünce yapısına ulaşmaları gerektiğini ifade eder.

Sonsuz yaradılışın temel tanımı zıtlıklar değildir. Zıtlıklar, evrende  sadece bir anlık, ve organizmaya göreceli tanımlardır. İyi/Kötü, Faydalı/Zararlı, Bizden/Onlardan, Güzel/Çirkin gibi birşeyi  ancak zıt tanımlarla tanımlayan bir zihin, evrimleşme sürecinde hızlı karar ve seçimler verilmesini sağlayarak hayatta kalmanın değerli bir aracı olmuştur. Ancak, sonsuz yaradılış gerçekte her an değişim içindedir. Sonsuz tanımları ve sonsuz boyutları olan bir olgudur. Zihnimizin 0/1 sınıflamasını ‘sonsuz’ aşar. Zihnin bu sonsuz yaradılışı kavrayabilmesi için 3(+1) boyutun üstüne çıkması ve tıpkı bir labirente yandan değil de yukardan bakıyor gibi görebilmenin getireceği avantajı yakalaması gerekir. Zihin, ancak boyut atlamayı öğrendiğinde bu sonsuz karmaşık ve dinamik yaradılışın içinde doğru yolu bulabilmeyi de öğrenir.

Ama hepimizin tahminlerinin dışında… doğru yolu bulan zihin değildir. Zihin sadece kendisinin bu mükemmel mekanizmada sadece belli bir rolü olduğunu idrak eder. Daha doğrusu bunu ‘biz’ idrak ederiz. Kendimizi zihnimizle tanımlamayı bırakırız. Zihnimiz ile kalbimiz arasındaki o bir karışlık mesafeyi aşarız. Sonsuz bilinci dinlemeye başlarız. İşte bu durumda artık biz sadece 3(+1) boyutlu sınırlar çizgisinde yaşayan varlıklar olarak bizi kat kat kere kat kat aşan bir evrende debelenip durmayı bırakırız ve gerçek kimliğimize bürünerek bu hayata, bu dünyaya, bu evreni idrak ederek lâyık olan ‘İnsan’ olmayı başarırız.

Sevgiyle Paylaşın ❤

Güzelliğe İzin Ver

Bu yeni aya güzel bir fikirle girelim…
Pek çoğumuz hayatımızda var olan ve olabilecek güzellikleri görmekte zorlanırız. Sebebi hayatımız hakkında sahip olduğumuz olumsuz inançlardır.
Gelin bu ay bir oyun oynayalım: Aklımıza gelen ve olamaz diye red ettiğimiz bütün güzel düşünceleri gözlemleyerek “Gerçek olabilecekleri” ihtimâline İZİN verelim.
Gerçekleştiklerinin hayâlini kuralım. Keyfini çıkartalım. Ve bir beklentiye girmeden normal hayatımıza devam edelim. Sadece zihinsel bir oyun…Hayatında güzel şeylerin.jpg

Zihnimizde yaşamak…

Zihninde yaşamaktan vazgeç

Görsel

Olumlu düşünce nedir?

Olumlu dusunce

Görsel

Olumlu düşüncelerin keyfini çıkartın

Olumlu olumsuz dusunceler

Görsel

Sessizlik

Sessizlik_DalayLama

Görsel

Aşırı düşünmek

Aşırı Düşünmek

Görsel

Blog İstatistikleri

  • 3,071 görüntüleme
Follow Çıkış Kapısı on WordPress.com