Kendini koşulsuz sev !

Seni özgürlüğüne götürecek olan yol.jpg

Kendini çok sevdiğini iddia eden kişiler bile aslında aynı sıkıntıyı yaşarlar…
Nasıl yaşamıyalım ki? Bütün çocukluğumuz, ergenlik çağlarımız neyi nasıl yapmamız gerektiği, kim olmamız gerektiği, nasıl olmamız gerektiği, hangi yaşta hangi işi başarmamız gerektiği ve diğer gerekenler ile dolu bir sözde eğitim süreciyle geçer.
Kimse bize söylemez ki biz çok değerliyiz. Hatalarımızla, doğrularımızla çok ama çok değerliyiz. Herhangi birşey yaptığımız, herhangi birşey olduğumuz için değil. Sadece ve sadece biz olduğumuz için çok değerliyiz. Çünkü bütün evrende bizden tek bir tane vardır. Ve bu yaşam tecrübesini bizim açımızdan tek BİZ görür, yaşar, biliriz.
Onun içindir ki kimse bizim ne hissettiğimizi bilemez, anlayamaz ve hissedemez. Biz de onların ne hissettiklerini, yaşadıklarını anlayıp bilemeyiz. Çünkü herkes kendi yolunun temsilcisidir. Bu dünyaya bu hayatı yaşamaya gelmiştir. Bu hayatın öğrettiklerini öğrenmeye, olgunlaşmaya gelmiştir.

Ama sadece olgunlaşmak ve ders almak değildir amaç. Aynı zamanda mutlu olmaktır. Evren sonsuzluğunu bizleri üzmek için var kılmamıştır. Aksine evrenin kendisi sonsuz olduğu gibi bereketi de sonsuzdur. Her dert kendi devasıyla birlikte gelir.
Dünyadaki amacımız olgunlaşmanın yanı sıra Evren’in sevgi bazlı açılımını yaşamak, bize vermiş olduğu bütün potansiyeli maximum seviyede gerçekleştirmektir.

Dolayısıyla sevgililer… lütfen artık kendinizle barışın. Çünkü siz ne yaparsanız yapın değerlisiniz. Hata yok, yanlış yok. Bütün hata ve yanlış dediğimiz şeyler aslında sadece ve sadece bizi özümüzdeki mutluluktan uzaklaştıran hareket ve düşüncelerdir ki bunlar da olgunlaşma sürecinin parçalarıdır.
Seyret Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler… (Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi)
Şimdi aynaya bakın ve görün o güzelliği… Bilin o güzelliği…
El kitabı olmadan, yanlış öğretilerle, yarım akılllarla yaşanmaya çalışılan bu hayatta herkes elinden gelenin en iyisini yapar. Ve bu hiç bir “gören” gözden kaçmaz.
Sevgiyle Paylaşın

Reklamlar

İsteklerin korkularının arkasında bekler

Sizce bir çocuk anne karnındayken doğumunu korkuyla mı bekler? Yoksa huzur içinde doğacağı güne mi hazırlanır?

Peki bir çocuk düştüğünde korkup yürümekten vazgeçer mi? Yoksa poposunu kaldırıp bıraktığı yerden yürümeye devam mı eder?

Peki niçin biz yetişkinler, korkularımızın esiri olarak rahat bir nefes bile alamayız?

Niçin kendimizi sahip olduklarımızın zaten isteklerimiz olmuş olduğuna inandırarak yeni birşey denemekten, o hayat boyu istediğimiz şeye doğru bir adım atmaktan korkarız? Ve korkularımızın bizi durdurmasına izin veririz?

Atalarımız “Korkunun ecele faydası yok” demişler. Yalan mı? Hepimiz teker teker şahit değilmiyiz ki insan ne kadar korkularına izin verirse o kadar çürüyüp gidiyor?

Bütün.jpg

Bırak gitsin. Zaten seninse geri döner.

 

Sahip olduklarımızın uçup.jpg

Birşey bizi mutlu etmeye başladıktan sonra biz onu artık mutluluğumuzun kaynağı olarak görmeye başlarız. Geçici de olsa mutluluğumuzu sağlayan bu dış unsur, artık bizim “mutluluğumuzun bizim dışımızdaki bir objelere bağımlı olduğu” inancını geliştirmemize sebep olur.

Mutluluğun aslında içsel bir özellik olduğunu unuttuğumuz andan itibaren ise bütün ümidimiz bu objeler olur ve biz bu objelere “bağımlı” konumuna düşeriz.

Şanslıyız ki hayatta tek değişmeyen şey değişikliğin kendisidir. Dolaysıyla gün gelir, bize mutluluk veren o şey uçup gider. O zaman içine düştüğümüz üzüntü ve umutsuzluk aslında bize unuttuğumuz birşeyi hatırlatmakla vazifelidir: Mutluluğun özü kendi içimizdedir.

Bu bunalımlı devre aslında sadece daha bilinçlenmiş bir insanın yaradılışının hikayesidir.

Üzüntülerimiz zaman içinde hafifler, hayat devam eder. Tekrar mutlu olmaya karşı direncimiz azaldıkça karşımıza bizi mutlu edecek ufak tefek şeyler çıkmaya başlarlar. Veya bir koku, bir ses, herhangi bir şey bize mutlu bir anımızı tekrardan hatırlatır. İşte o sihirli anda içimizde mutluluğu tekrar hissederiz. Ama bu sefer mutluluğumuzun sebebi kendi içimizdedir.

Daha da farkındalık sahibi olmayı başaran insanlar, gözle görülür, elle tutulur bir sebep olmadan mutlu oldukları anları, çocukluklarındaki o saf mutluluğu, meditasyon veya dua anındaki o ferahlığı hatırlarlar.  Bu hissin şu andaki koşullarından ne kadar bağımsız bir şekilde “var olabileceğini” idrak ederler. Baktıkları çiçek ile o çiçeği görürken hissettikleri o sonsuz hayranlığı, huzuru birbirinden ayırt edebilirler. Hissettikleri mutluluğun çiçekte değil kendi içlerinde olduğunu anlarlar. Ve gitgide kendi özlerine dönmeye başlarlar. Gerçekte mutluluklarını  gölgeleyen tek şeyin aslında dış kaynaklara bağımlı olmaktan oluştuğunu görürler.

Artık özgürdürler. Ve yürekleri bir kuş kadar hafif, gökyüzü kadar engindir.

Artık gerçekten mutludurlar. Çünkü içlerinde ne bir savaş, ne de bir direnç kalmıştır. Mutluluklarının kaynağını keşvetmişlerdir: Özbenliklerinin “mutluluk” olduğunu idrak etmişlerdir. Ve bu idrakle artık mutluluğu dış obje ve koşullarda aramak ve onlara bağımlı olmaktan kurtulurlar. Artık tutundukları tek şey, kendi öz benlikleridir. Hoşa giden şeyler hissettikleri mutluluğu misliyle arttırırken, hoşa gitmeyen şeylerin ise sadece kendilerine dönmeleri gerektiğini hatırlatan sinyaller olduğunu idrak ederler.

 

Aşk ruhun doğasıdır.

Aşk birbirlerine derinden bakan.jpg

Görsel

Cehennem

Kızgınlık cehennemdir

Görsel

Bağışlama ve İç Huzuru

Bağışlamak

Görsel

Blog İstatistikleri

  • 3,064 görüntüleme
Follow Çıkış Kapısı on WordPress.com