Koş ! Düşmezsin

Koş!.jpg

İlginçtir… Bazı anneler endişelerine yenilerek, çocuklarının o an ki acısını engellemek amacıyla çocuklarına koşmamasını emrederler. Düşüp incinmelerinden korkarlar. Uslu uslu yürürse birşey olmaz diye düşünürler.

Oysa, bundan daha yanlış bir tavır yoktur. Çünkü çocuğa kendi yaşam sevincine uymamayı, dünyanın tehlikelerle dolu korkunç birşey olduğunu, yaşam denen deneyimi ‘beceremeyeceğini’,  en iyisi kedi karşısında donup kalan bir fare gibi bütün hayatını donuk, sönük, korkak, zayıf ve ezik olarak yaşamasını telkin etmiş olurlar. Bu, çocuğun yaşam sevincini, öz güvenini, doğasını körelterek bedenen, zihnen, ve ruhen dumura uğramasına sebep olur; yani çocuğu daha yaşamadan öldürür.

Hareket etmeyen vücud çelimsizdir, atıl ve hastalıklı olur. Hareket etmeden, spor yapmadan büyüyen bir çocuk hiç bir zaman gerçek potansiyelini yakalayamayacaktır. Böyle bir kişi çok sık angziyete gibi psikolojik sıkıntılar yaşayacaktır. Problem çözmeyen, dikkat etmeyi ve odaklanmayı öğrenmeyen zihin donuktur. Böyle bir kişi hayatta hemen hemen hiç bir başarıya imza atamaz. Aslında bu olumsuz sonuçların içinde en acısı insanın ruhunun daha gelişmeden öldürülmesidir: İlhâmlarını takip etmeyen; içgüdülerini ihmal eden; yaşam, dünya ve evreni tanımak konusunda başkalarının fikirlerine bağımlı olan bir kişinin Tanrı ile bağı kopuktur. Böyle bir kişi hayatını temel olarak bir kukla, bir zombi olarak geçirir. Okul okumamışlıkla değil de işte bu ruhani yakınlığın eksikliğinde ortaya çıkan ve ‘cahil’ olarak nitelenen bir konumdur bu. Cehalet aydınlığın, mutluluğun, birliğin değil, karanlığın, korkunun ve zararın temel sebebidir.

Hayata bakış açımızı değiştirmemiz gerekir. Yoksunluk zihniyetiyle, bu üç günlük dünyadan göçüp gidene kadar en az eziyet çekmeyi ümid eden bir acz içinde düşünmek yerine, bu hayata gelişimizin temel sebebini sorgulamamız ve içimizdeki doğru cevabı dinlememiz gerekir:

Bir insan niçin dünyaya gelir? Üzülmemek, aç kalmamak, acımamak, ve sonunda ölmemek için mi? Yoksa, acılara, üzüntülere ve ölüme rağmen yaşamı doya doya yaşayabilmek, her anını şükran ile anabilmek için mi?

Kim ölmemeyi başardı? Kim acı ve üzüntü hissetmedi?
Kim doğmadı? Kim zevki ve mutluluğu hissetmedi?

Doğmak ölmektir. Her anne bir varlığın dünyaya gelişine bir vesiledir. Ama o kişinin zamanında öleceğini de garantiler. Doğum, ölümün ikizidir.

Aslolan, o iki kapının arasında yaşanan Yaşamdır.

Korkularıyla, vesveseleriyle aşırı korumacılığa kaçan anneler çocuklarını işte bu iki kapı arasındasındaki ‘yaşam’ dan alıkoyarlar. Onları yaşamadan öldürürler.

Doğa nasıl ki anne karnındaki cenini yarattı ve anneye sormadan çocuğun doğumuna kadar herşeyi tıkır tıkır çalıştırdı, aynı doğa çocuğun doğumundan sonra da yaşam için gerekli bütün becerileri çocuğa verdi ve yaşamın kendisi, aynı şekilde, herşeyin tıkır tıkır çalışmasına devam etmesini sağlayacaktır. Doğa milyonlarca yıldır bu işi ustalıkla yapmaktadır. Bir annenin bu doğum ve yaradılış sürecinde bütün yapması gereken yaşadıklarından memnuniyet duymak ve doğayanın hünerli ellerinin yaratacaklarına izin vermektir. Doğumdan sonra durumda hiç bir fark yoktur. Doğumdan sonra da annenin aynı ferahlık ve güven içinde çocuğunun tam kapasitesiyle gelişebileceğini bilmesi ve yaşamını başarıyla sürdürebileceğine güvenmesi şarttır. Doğa memeli hayvanlarda anne ve babaları birer rehber olarak tayin etmiştir. Onların vazifeleri çocuklarına rehberlik yapmaktır. Bu rehberlik doğayla ve yaşam süreciyle uyumlu olmak zorundadır.

Yaşam ve doğa aynı kaynaktır. Anne ve babaların bütün yapması gereken yaşama, yani doğaya, yani hayata izin vermektir. Tıpkı doğuma sevindikleri gibi yaşama da sevinmeliler. Tıpkı bebekleri doğar doğmaz ağladığında “vah evlâdım ağlıyor” demek yerine “evlâdım nefes alıyor, sağlıklı” diyerek sevindikleri gibi.

Bir çocuğun en büyük ihtiyacı kendi insan yaşamını, doğasını, gücünü, kapasitesini, özgünlüğünü keşvetme özgürlüğüdür. Her çocuk yaşamın özündeki mükemmelliği ve gücü bilir, taa ki yetişkinler tarafından unutturulana kadar.

Kişisel özgürlüğü verilen ve öz iradesi baskılanmadan, sadece yönlendirilerek ebeveynlikleri yapılan çocuklar birer yetişkin olduklarında hayatlarını doya doya yaşamayı, iyi eş ve iyi meşgale seçmeyi başarabilen kişiler olurlar. Hayatın zorlukları onları yıldırmaz. Başarısızlıklar onları ezmez. Çünkü düştüklerinde nasıl kalkabileceklerini bilirler. Her düşüş onları daha da güçlü ve becerikli yapar. Yaralandıklarında yaralarının iyileşeceğini bilirler. Canları acıdığında da sevgi ve şefkat dolu bir öpücük, bir kucaklama alacaklarını bilirler. Bu bilgileriyle de kendilerine her zaman şefkatli ve onları seven kişileri çekerler. Ne kendilerini, ne başkalarını, ne de hayatı yargılamakla oyalanırlar. Kendileri ve çevreleri için hayırlı meşgaleler edinirler. Onlar hayatı dolu dolu yaşarlar ve ölürken de ailelerine minnettar olarak ölürler.

Sevgiyle Paylaşın ❤

Reklamlar

Sen bu evrende yalnız değilsin

Pek çok şey seni bu koskoca evrende yapayalnız, çaresiz, ümitsiz olduğun hissine itebilir. Ama hiç bir zaman aklından çıkartma: Bu evrende yalnız değilsin. Seni gören, sen farkında değilken bile seninle birlikle olan, şah damarından da yakın olan, seni bir evlâdının ilk adımlarını atışını seyreder gibi şefkâtle izleyen, senin kendi yüceliğinin gerektirdiği özgür iraden ve mutlak gücünle, sahip olduğun o kutlu noktaya ulaşman için yönlendiren, onu işitemeyip hatalar yaptığında seni cezalandırmak yerine sonsuz bir sabırla sana seslenen, mutluluğundan başka bir ajendası olmayan bir güç var. O sonsuz güce ve bilgeliğe kulak ver.Bu evrende.jpg

Blog İstatistikleri

  • 3,071 görüntüleme
Follow Çıkış Kapısı on WordPress.com